Bir mahşere sahne oluyordu İstanbul. Bugün diğer günlerden bambaşkaydı her yer/herkes. Bu şehrin insanları bir yerlere gidiyorlardı, bir şeyler için koşuşturuyorlardı. Bir izdiham havası vardı sokaklarda. Yağmurun tüm berraklığına rağmen çirkin bir kan kokusu dolduruyordu ciğerleri. Herkes bir kıvılcım ararcasına çatıyordu kaşlarını. Bir kıvılcım…
Hiç kimsenin bir diğerinden haberi veya bir umudu yoktu. Herkes yalnızdı ve içlerinde ki bu yalnızlık onları sonu gelmez bir ateşin kucağına atmak için vakit kolluyor adeta pusuda bekliyordu. Enselerinde bir nefes… Yer yer soğuk, buz gibi, çatlatırcasına damarlarını üflüyordu. Yavaş yavaş büyüsüne alıyordu her bir insanı. Ölüm yavaş ve soğuktu bu şehrin insanlarına. Ağır ağır kaybediyorlardı her şeylerini ve kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayınca da silik ve karanlıkta kalmış bir cami avlusuna bırakarak terk ediyorlardı ruhlarını. Şehir her şeye rağmen yalnız ve bir o kadar da heybetliydi.
Yağmur olabildiğince ağırlığıyla damla damla yağıyor. Belli ki bugün karanlık taşlara yansıyan, sokak lambasının ışığı yolumun tek rehberi. Hoş, gide gele gide gele ayakkabılarımın ezberlediği kaldırımlar, onlar olmadan ışık saçıyor üzerime ama ara sıra bir korku salıyor içime, bütün heybetiyle.
Bir gün bu taşlardan birini sökseler şayet, şayet ne olurdu? İşte o zaman bitmeyecekti uçsuz bucaksız yolculuğum. Yollar birbiri ardına sıralanıp köşe başları beni bekleyecekti. Ben, yalnız ve çaresiz, karşı kaldırımdan değil de bu taraftan, olduğum yerden, karanlığa gömülmüş sokağın tam olarak bu tarafından yürüyen, elleri cebinde, yağmurun ince ince sırtını dövdüğü adam.
Yağmur bugün kızgındı. Belliydi, her halinden belliydi, onu tanıyordum. Tanıyorum çünkü her zaman bu denli sert yumruklar indirmezdi omuzlarımdan aşağı. Şapkamdan aşağıya doğru damla damla boşalan yağmuru izliyordum. Zaman çok hızlı akıyordu. Kaldırım taşları birbiri ardına sıralanmış, farklı bir ahenkle beni çağırıyorlardı.
Her adımımda da yerde biriken yağmur suyunun sesi duyuyordum. Ayağımın uyguladığı baskıyla etrafa saçılışlarını görüyordum. Zamanın debi giderek düşüyordu. Mesela, yanından alelade geçtiğim, şu ahşap konakta bir ihtiyar, ölmeden önce son sigarasını içiyordu. Yalnızdı, bunu biliyordum. Hemen bir arka sokakta kalan, tek katlı evin, arka odasında akşamdan kalma adamın horultusu kulaklarımı tırmalıyordu. Bunları biliyorum, hissediyordum. Gözlerim bir an Zühre’yi aradı ama yağmur bütün ihtişamıyla buna engel teşkil ediyordu. Etmese ne fark ederdi? Göremeyecektim onu. Bu gece, bu karanlık sokakta, yalnızdım. Karanlığın bütün heybetine inat.
Gölgeler, her köşe başında. Bir şeyler fısıldıyorlar birbirlerine. O kadar sessizler ki duyamıyorum. Bir ürperti içerisindeyim. Her an gelebilecek olan bir darbeye, bir saldırıya karşı kendimi tetikte buluyorum. İnanılmaz bir şekilde heyecan ve çaresizlik karışıyordu damarlarıma. Bu gereksizdi.
Garip bir duygu akımı yaşıyordum. Hissettiğim korku değildi ama daha hızlı hareket etmek istiyordum. Bacaklarımda bu güç vardı. Yarışa başlamak için gonk sesini bekleyen bir koşucu gibi hissediyordum. Fakat bedenimin bu duruma karşı olan sakinliği, buna engel oluyordu. Bir şekilde sakindim. Yağmur sesi, kulaklarımda bir uğultu halini bırakıp hoş bir ezgiye dönüşmeye başlamıştı. Yağmur damlaları bir can havliyle, adeta toprağa koşuyordu. Kaldırım taşına, büyük bir hızla çarpıp dağılan yağmur taneleri geldi gözümün önüne, ardından tek bir tanesi barındırdığı tüm güzellikle beraber belirdi ve müthiş bir hızla kayboldu. Yağmur da olmasa, şehir, tüm kalabalığını kaybetmiş bir mahşer yerini andırıyordu.
Yusuf Kenan Duran
[Kitap taslağından alınmıştır. Kopyalanması ve izinsiz kullanımı suçtur. Tüm telif hakları yazının sahibine aittir.]
Ziyaretiniz için teşekkürler. Yorumlarınızı bekliyoruz.

Yorumlar
Yorum Gönder
Yorum yaptığın için teşekkürler.